Sonuç olarak 2025 yılı, dış sermayeye yapılan ödemelerin rekor kırdığı, yerleşiklerin sermaye çıkışının hızlandığı ve resmi rezervlerin ciddi biçimde eksildiği bir yıl olarak kayda geçti. Türkiye’nin dış açığı son yıllarda artık yalnızca “dış ticaret açığı” değil. Döviz çıkışının iki önemli kalemi daha var: Dış sermayeye yapılan faiz ve kâr ödemeleri ile yerleşiklerin yurtdışına sermaye çıkışı. Bu iki kalem hesaba katılmadan yapılan faiz ve kur tartışmaları eksik kalıyor. Yüksek faiz politikası kısa vadeli sermaye girişini artırırken, orta vadede gelir transferlerini büyütüyor. Aynı anda yerleşiklerin artan döviz talebi ise finans hesabı üzerinden baskı yaratıyor.
Reel kur ve rekabetçilik
Bu sarmaldan çıkış, kuru tek başına bir rekabet aracı olarak gören dar çerçevenin ötesine geçmeyi gerektiriyor. Uluslararası ticarette rekabet gücü, emeği yoksullaştırarak değil; üretim yapısının ithal girdi bağımlılığını azaltarak, enerji ve ara malı üretiminde kamusal kapasiteyi devreye sokarak ve yatırımı destekleyen güçlü bir iç talep yapısı kurarak mümkün olabilir. Aksi halde kur üzerinden yaratılan her geçici avantaj, maliyetler ve talep kanalıyla hızla geri alınacak; ekonomi, ücretlerin baskılandığı ama üretken kapasitenin artmadığı bir kısır döngü içinde yuvarlanıp durmaya devam edecektir.
Chávez’den Maduro’ya: 21. Yüzyıl Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü (3)
Özetle, Venezuela örneği, her şeyin petrol gelirine endeksli olduğu, petrol dışı sektörlerin gelişmediği ve devletin bağımsız bir yatırım ve üretim planı oluşturamadığı bir yapının, dış şoklar karşısındaki kırılganlığının oldukça net bir resmidir. Bu deneyim, Latin Amerika’nın tarihsel sorununa da işaret eder: 1980’lerden bu yana hızlanan erken sanayisizleşme ve ekonomilerin tarım, metal ve enerji gibi emtia ihracatına artan bağımlılığı, bağımsız bir ekonomi politikası alanını daraltmaktadır. Emtia fiyatlarındaki dalgalanmalara açık, yerli sermaye birikiminin zayıf olduğu ve ABD’nin gölgesindeki bu ekonomilerde, üretim yapısı dönüştürülmeden girişilen yeniden dağıtım projeleri, kaynaklar kuruduğunda çökmeye mahkûm kalmaktadır. Dolayısıyla mesele, Bolivarcı projenin niyetinden öte; bu yeniden dağıtımı taşıyacak üretim kapasitesinin neden kurulamadığı, devrimci projenin neden içeriden aşındığı ve dış müdahale koşullarında hangi kurumsal-iktisadi mimarinin ayakta kalabileceğidir. Nihayetinde elimizde kalan soru şudur: Üretim yapısını dönüştürmeden, sınıfsal güç dengelerini hesaba katmadan ve dış müdahale koşullarını gözeten kurumsal bir mimari kurmadan, eşitlikçi bir kalkınma projesi sürdürülebilir mi?
Chávez’den Maduro’ya: 21. Yüzyıl Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü (2)
Başlangıçta anti-neoliberal bir kalkınma alternatifi olarak sunulan Bolivarcı deneyim, Chávez döneminde yoksulluk ve eşitsizlikle mücadelede oldukça önemli kazanımlar elde edip 21. yüzyıl sosyalizmini kurmayı hedeflemişken 2014 sonrasında bu kazanımların büyük bölümü sürdürülemedi. Üretim ilişkilerini dönüştürmede, gıda egemenliğini sağlamada ve petrol dışı bir kalkınma patikası inşa etmede oldukça yetersiz kalındı. Çin ile yapılan yatırım anlaşmalarıyla çeşitli alanlarda ithal ikamesi hedeflense de bu girişimler sınırlı sonuçlar üretti. Chávez döneminden itibaren ortaya çıkan ve Bolivarcı söylemle birlikte petrol rantına erişim ve devletle kurulan ayrıcalıklı ilişkiler üzerinden servet biriktiren yeni bir kesim için kullanılan boliburguesía (boli-burjuvazi) kavramı, bu süreçte devrimci projenin içeriden aşınmasının somut göstergelerinden birine dönüştü.
Chávez’den Maduro’ya: 21. Yüzyıl Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü (1)
Tüm bu politikalar, özellikle 2003–2008 arasındaki yüksek petrol fiyatlarının sağladığı elverişli koşullarda, yoksulluk ve eşitsizlikte kayda değer iyileşmeler yarattı. Ancak ne ekonominin petrol gelirlerine olan yapısal bağımlılığı ne de tarım ve sanayideki dışa bağımlı üretim yapısı köklü biçimde dönüştürülebildi. Kamulaştırılan işletmelerde üretim artırılamadı, işçi kooperatiflerinin büyük kısmı başarısız oldu, işçi öz yönetimi denemeleri oldukça sınırlı kaldı. Chávez 2013’te hayatını kaybetmeden önce toplum da Chavista’larla muhalefet arasında bölünmüş, nüfusun önemli bir kısmıysa “ne Chávez ne muhalefet” pozisyonuyla kenara çekilmişti.
2026: Makro istikrar mı, kalıcı yoksullaşma mı?
Peki bu maliyetli makroekonomik istikrar hikayesi 2026’da da sürdürülebilir mi? 2026’ya dair yapılan ekonomik analizlerin en başında sorulan soru 2026’da seçim olup olmayacağı. Çünkü “seçim ekonomisi” uygulamasının ne zaman başlayacağı tüm dinamikleri kökten etkileyecek. Eğer 2028 başına kadar bir seçim gündeme gelmeyecekse bu, 2026’da Şimşek politikalarının sürdürüleceği anlamına gelecektir. Ancak gidişatı esas belirleyecek olan küresel sermaye hareketleri olacak. Fed’in faiz indirim sürecinde olması ve Avrupa Merkez Bankası’nın halihazırda faizleri düşürmüş olması Türkiye ve benzeri ülkelerin dış finansmanı açısından olumlu görünmekte. Fakat küresel likiditenin artması daha önce olduğu gibi çok büyük sermaye akışlarına yol açmayacaktır, çünkü aynı zamanda küresel risklerin arttığı bir ortamla karşı karşıyayız.
Dış borçlar artıyor, milli gelire oranı düşüyor
Özgür Orhangazi 3 Ocak 2026 Türkiye ekonomisinin makroekonomik dinamiklerini takip ederken manşet verilerin ötesine geçip arka plandaki gelişmeleri de izlemek gerekiyor. 2025’in üçüncü çeyreğine ilişkin açıklanan dış borç istatistikleri bu açından ilginç bir eğilimi ortaya koyuyor. (Aşağıdaki şekil sol eksende dış borç stokunu milyar dolar olarak gösterirken, sağ eksende bu borcun GSYH’ye oranını yüzde olarak göstermekte. … Continue reading Dış borçlar artıyor, milli gelire oranı düşüyor
Makroekonomik istikrar
Özgür Orhangazi 27 Aralık 2025 2021 sonbaharında Merkez Bankası faiz indirimlerine başladığında yaşanan tartışmalar, meselenin özünü çoğu zaman perdeledi. Bu kararlar “irrasyonellik” ya da “liyakatsizlik” olarak sunuldu. Oysa olan biten son derece rasyoneldi: gelir ve servet, ücretli çalışanlardan ve küçük tasarruf sahiplerinden sermayeye doğru bilinçli biçimde yeniden dağıtılıyordu. Nitekim reel faizlerin eksiye düşmesiyle birlikte kurda … Continue reading Makroekonomik istikrar
Asgari ücret meselesi
Özgür Orhangazi 20 Aralık 2025 İktisat literatüründe asgari ücret, devlet tarafından yasal olarak belirlenen ve işverenin bir çalışana ödemesi gereken en düşük ücret düzeyi olarak tanımlanır. Asgari ücretin bir çalışanın temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde olması ve düşük vasıflı, genç, kadın veya diğer dezavantajlı gruplar için etkili bir koruma sağlaması beklenir. Türkiye’de ise asgari ücret çoktandır … Continue reading Asgari ücret meselesi
CHP programına dair bazı notlar
Kalkınmacı retorikle neoliberal çerçeve arasında sıkışmış bir metin Özgür Orhangazi 6 Aralık 2025 Cumhuriyet Halk Partisi geçtiğimiz hafta yeni parti programını açıkladı. Son seçimlerden birinci parti olarak çıkan ve 19 Mart’tan bu yana büyük bir saldırı altında olan CHP’nin iktidar vizyonunu ortaya koyması açısından bu metin önemli. Bu yazıda programın ekonomiye yaklaşımına dair eleştirel değerlendirmelerimi … Continue reading CHP programına dair bazı notlar
IMF Türkiye’yi niye övdü?
IMF’nin önerileri yine aynı: daha yüksek faiz, daha az kamu harcaması, daha düşük ücretler. sermayenin kârlarını ve finansal getirileri koruyan bu çerçeve, Şimşek politikalarıyla bire bir örtüşüyor: Faizleri yüksek tut, büyümeyi ve istihdamı ikinci plana at, kamu harcamalarını kıs, vergileri artır, reel ücretleri baskıla. Yine de dezenflasyondaki sınırlı başarıya karşın Türkiye ekonomisinin hâlâ hem iç hem dış şoklara karşı kırılgan olduğunun IMF tarafından da tespit edilmesinin önemli olduğu söylenebilir. Ama başlıktaki soruya geri dönersek, IMF’nin Türkiye’yi övmesinin ana nedeni, yeterince sert bulmasalar da tam da IMF yaklaşımı ile uyumlu politikaların devrede olmasıdır. Özellikle de yabancı yatırımcılara yüksek getiri sunan yüksek faiz politikası, geniş kesimler üzerindeki vergi yükünü artıran maliye politikası ve reel ücretlerin mümkün mertebe bastırılması konularında.
Otoriterleşmenin politik ekonomisi
2023 seçimlerinin ardından Şimşek yönetiminde uygulamaya konulan yüksek faiz politikasının gerekçesi enflasyonu düşürmek olarak sunulmuştu. Haziran 2023’te yüzde 38 olan TÜİK enflasyon oranı, son açıklanan verilere göre Ekim ayında yüzde 33 olarak gerçekleşti. Böylelikle sadece 2025 enflasyon hedefinin tutmayacağı değil aynı zamanda 2026 hedefine ulaşmanın da pek mümkün olmadığı açık bir biçimde görülüyor. Haziran 2023’ten bugüne Şimşek dönemine bir bütün olarak baktığımızda, TÜİK’in açıkladığı tüketici fiyat endeksinin 1346’dan 3442’ye yükseldiğini görüyoruz. Bu, resmi istatistiklere göre ortalama tüketici fiyatlarının 2,5 kattan fazla arttığını gösteriyor.
Trump-Xi zirvesinin ardından
Trump öncesi ABD yönetimlerinin Çin’le kurduğu ilişki daha iyimser ve liberal bir çerçeveye dayanıyordu. Bu yaklaşıma göre, serbest ticaret ile birlikte sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi Çin’in dünya ekonomisine entegrasyonunu artıracak ve daha liberal bir ekonomik düzene geçişi hızlandıracaktı. Bu da nihayetinde Çin’de “demokratikleşmeyi” teşvik edecekti. Fakat Çin bir yandan ekonomik gücünü artırıp ileri teknoloji alanlarında dahi ABD’yle rekabete girebilir hale gelirken bir yandan da Xi yönetimi altında siyasal sistemini kuvvetlendirmeye girişti. Böylelikle liberal yaklaşım geçerliliğini büyük oranda yitirdi ve Biden döneminde devreye sokulan sermaye ve teknoloji kısıtlamaları, hibeler, sübvansiyonlar, vergi indirimleri ve eğitim programlarıyla kritik görülen sanayi sektörlerinin ABD’ye dönmesi teşvik edilmeye çalışıldı. Trump yönetimi ise çok daha müdahaleci ve devletçi bir yaklaşım benimsiyor.
ABD devlet kapitalizmine mi geçiyor?
Önümüzdeki dönemde, dünya ekonomi ve siyasetinin ana belirleyeni ABD’nin “devlet kapitalizmi” tartışmalarını tetikleyen uygulamalarıyla Çin’le artan tekelci rekabetin dinamikleri olacak. Bu nedenle neoliberalizme dair ezberleri bir yana bırakıp olan bitenin politik ekonomisini sermaye birikimi ve güç ilişkileri ekseninde anlamaya çalışmakta fayda var.
Birikim, rant ve tekno-faşizm
Bu gidişatın kaçınılmaz sonucu, emeğin, doğanın ve toplumun sistematik biçimde tahribi ve siyasal ve her alanda zor aygıtlarının güçlenmesi olacaktır. Siyasal, toplumsal ve ekolojik istikrarsızlık koşullarında tekelleri pekiştirmek ve toplumsal düzeni sürdürmek için otoriter yönetim biçimlerinin yükselişi şaşırtıcı değildir. Bu süreçte kapitalizm, ortak varlıkların tekelleştirilmesi ve gaspı üzerine kurulu hiyerarşik bir düzen ortaya çıkarıyor. Düzeni korumak için otoriterliğe artan bağımlılık, bir anlamda kapitalizmin yapısal kırılganlıklarının da göstergesidir. Bu kırılganlıkların nasıl evrileceği ve sistem karşıtı hareketlerin nasıl şekilleneceği ise belirsizliğini korumaktadır.
Veri, güç ve sermaye
Kısacası, bugün dijital tekellerin yarattığı önemli dönüşümler, kapitalizmin sona erdiğini değil, daha yoğun bir tekelci-rantiye kapitalizme evrildiğini gösteriyor. Sosyal bilimlerde yeni kavramlar hep cazip olmuştur. Ancak iktisadi ve politik yönelimleri doğru okumak istiyorsak, değişenin içinde değişmeyeni de görmek gerekir. Bu da ancak bu süreklilikler üzerine inşa edilecek bir dönüşüm perspektifiyle anlam kazanabilir.
Dijital tekeller ve rant
Özgür Orhangazi 4 Ekim 2025 Tekno-feodalizm yahut neo-feodalizm yaklaşımının açıklamaya çalıştığı ana mesele, büyük teknoloji şirketlerinin ve özellikle dijital platformların son dönemde eriştiği tekel gücü ve bu gücün getirdiği rantlardır. Bu tekelleşmenin arkasında üç ana neden bulunmaktadır. Birincisi, patent, telif ve marka korumaları gibi fikri mülkiyet hakları, dijital platformların ve büyük şirketlerin bir yandan yenilikleri … Continue reading Dijital tekeller ve rant
Dijital çağda kapitalizmin dönüşümü: Tekno-feodalizm tartışmalarına giriş
Son yıllarda bu tartışmalarda öne çıkan yeni bir kavram ise “tekno-feodalizm” ya da “neo-feodalizm” oldu. Buna göre dijital platformlar, kapitalizmin klasik kâr, rekabet ve sermaye birikimi mantığından koparak, rant, tekelcilik ve siyasal kontrol üzerine kurulu yeni bir düzene doğru evrilmesine yol açmaktadır. Kapitalizmin hareket yasaları giderek tanınmaz hale gelmekte ve rekabet ve kâr maksimizasyonu, artı-değerin yeniden yatırımı ve üretici güçlerin kesintisiz gelişimi gibi kapitalizmin temel dinamikleri yerini rant arayışı, kaynakların yağmalanması ve dijital platformların kurduğu siyasal-ekonomik denetime bırakmaktadır. Peki gerçekten bildiğimiz kapitalizmin sonuna geldik ve yeni bir toplumsal formasyona mı geçiyoruz? Yoksa öldüğü ilan edilen şey, aslında hiç yaşamamış olan idealize edilmiş bir kapitalizm mi?
Enflasyonla mücadelenin politik ekonomisi
Kısacası, orta vadede finansal kırılganlık sürekli artar, dış sermayeye bağımlılık kronikleşir. Bir noktada şu ya da bu sebepten yurtdışından yeterince döviz girişi olmadığında döviz kurunu artık kontrol edemezsiniz, kur yeniden hızla yükselir, dış yükümlülüklerin ağırlığı artar. Ne bu noktaya ne zaman ve nasıl gelineceğini tam olarak öngörmek ne de bir kez gelindiğinde geri dönmek mümkündür. Kurun artmasını engellemeye merkez bankasındaki döviz rezervlerini piyasaya sürerek kontrol edeyim dediğinizde bir bakarsınız ki 128 milyar dolar kısa sürede buharlaşmış bile. Kur artmaya başlayınca da enflasyon yeniden yükselişe geçer, Kırmızı Pazartesi göndermeli yazılar yazılmaya başlar. Sonuçta olan, önce enflasyon yüzünden sonra da enflasyonla mücadele bahanesiyle reel gelirleri düşürülen işçilere, memurlara, hizmet fiyatlarını artırma gücü olmayan serbest çalışanlara, emeklilere, işsiz kalanlara, iş bulamayanlara olur.
Satılık köprü!
Özgür Orhangazi 13 Eylül 2025 Ekonomi gündemi oldukça hızlı bir biçimde değişiyor. Son bir ayda, Merkez Bankası yeni enflasyon hedeflerini açıkladı, bazı vergiler artırıldı, kur korumalı mevduat (KKM) sistemi tasfiye edildi, Orta Vadeli Program (OVP) açıklandı ve politika faiz oranı bir miktar aşağı çekildi. Bu arada Şimşek ve ekibinin “enflasyonla mücadele”ye başlamalarının üzerindense iki seneden fazla … Continue reading Satılık köprü!
Neden planlama? -2
Aslına bakılırsa alternatif bir ekonomi politikası çerçevesinin teknik olarak mümkün olması ile pratikte neye benzeyeceği farklı şeylerdir. Sadece faiz-kur politikalarına odaklanan ve içeriği belirsiz bir “yapısal reformlar gerekiyor” söyleminin eşlik ettiği ekonomi tartışmalarına karşı alternatif ekonomi politikalarının teknik olarak mümkün ve gerekli olduğunu sekiz yazılık bir dizide tartışmış oldum. Ancak alternatif ekonomi politikalarının hayata geçirilip geçirilemeyeceğini belirleyecek olan şey nihayetinde toplumsal güç dengeleri olacaktır.
Neden planlama? -1
Aslında dev şirketlerin her biri, fabrikalardan lojistik devlerine, kaynak tahsisini, üretim eşgüdümünü, talep öngörüsünü algoritmalar ve veriye dayalı sistemlerle yürütüyor. Başka bir deyişle kapitalizm, üretimi ve dağıtımı sadece piyasa mekanizmalarına bırakmıyor; kendi içinde hiyerarşik ve merkezi bir planlama düzeni de işletiyor. Kapitalist planlama, bugünün teknolojik olanaklarını en yoğun kullanan alanlardan biri haline gelmiştir. Şirketlerin tedarik zinciri yönetimi, yalnızca ürün taşımayı değil; neyin, nerede ve ne zaman üretileceğini ve hangi fiyattan satılacağını belirleyen bir planlama sistemidir. Bu kararlar, geçmiş satış verilerinden algoritmalar aracılığıyla çıkarılan talep tahminlerine ve stok optimizasyonlarına dayalıdır. Yani burada söz konusu olan şey, serbest piyasa dışında, tam da planlamanın özüne tekabül eden karar mekanizmalarının yoğun bir biçimde işlemesidir.
Neden kamuculuk? -2
Orta vadede atılması gereken bir diğer adım ise ölçek ekonomilerinden ötürü sadece az sayıda firmanın kârlı bir biçimde var olabildiği oligopol yapılı sektörlerin tespit edilmesi ve bu sektörlerde de yatırımların kamu kontrolüne alınması olacaktır. Bu tür sektörlerde kamu müdahalesi, sadece düzenleyici değil, kamusal üretici aktörlerin devreye sokulması yoluyla da olabilir. Özellikle stratejik önemdeki sektörlerde bu tür kamusal varlıklar hem fiyatların denetlenmesi hem de arz güvenliğinin sağlanması için önemlidir.
Neden kamuculuk? -1
Bugün Türkiye’de nüfusun önemli bir bölümü, temel ihtiyaçlara erişimde ciddi sorunlar yaşamaktadır. Bunun arkasında sadece ücret artışlarının fiyat artışlarının gerisinde kalması ve dolayısıyla reel ücretlerin erimesi değil, aynı zamanda eğitim, sağlık, ulaşım, barınma, gıdaya erişim ve bakım hizmetleri gibi temel hakların tedarikinin büyük ölçüde piyasaya bırakılması yatmaktadır. Oysa, herkesin belirli mal ve hizmetlere erişim hakkı olduğu, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde çok açık bir biçimde yer almaktadır. Bildirge’nin 25. maddesi, herkesin kendisi ve ailesi için sağlık ve refahı sağlayacak bir yaşam düzeyine — gıda, giyim, konut ve sağlık hizmetleri dâhil — hakkı olduğunu belirtir. Bu temel insan hakkının piyasaya terk edilmesi, toplumsal hakların değil, bireysel alım gücünün belirleyici olduğu bir yapının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Hâlbuki bu alanlarda üretimin kamu eliyle, planlı ve kapsayıcı biçimde sağlanması hem ekonomik etkinliği artıracak hem de toplumsal eşitsizlikleri azaltacaktır.
Döviz açığı ve olası çözümler
Döviz açığı, kısa vadeli müdahalelerle çözülebilecek bir sorun değildir. Ancak, üretim yapısında dönüşümü merkeze alan bütüncül ve kararlı bir programla, orta ve uzun vadede aşılabilir. Bu sorunu çözemeyen bir program, ekonomiyi sürekli dış şoklara açık ve kırılgan bir hâle mahkûm edecek ve dolayısıyla ya uluslararası finansal sermayenin istekleri doğrultusunda dönüşler yapılmak zorunda kalınacak ya da üretimin kritik ithal girdilerinin tedariğinde zorluk yaşanacaktır.
Alternatif ekonomi politikalarına giriş
Öncelikle vurgulanması gereken şudur ki Türkiye ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu sorunlar, kısa vadede çözülebilecek sorunlar değildir. Bunların üstesinden gelecek, geniş kesimlerin refah ve özgürlüğünü artıracak ve daha demokratik bir toplumu mümkün kılacak bir ekonomi programının öncelikle neoklasik iktisadın kurgusal dünyasından çıkması ve neoliberal ekonomi politikası ezberlerini bir yana bırakması şarttır. Böyle bir programın makroekonomik ufku, şu üç ana unsur üzerinden inşa edilmelidir: (1) Üretim ve bölüşüm ilişkilerini tamamen piyasanın insafına terk etmekten vazgeçilmeli, üretim ve bölüşüm toplumun ihtiyaçları doğrultusunda organize edilmelidir; (2) bunu yapmanın ilk adımlarından birisi kamusal mal ve hizmetlerin üretimi ile tekel vasfı taşıyan sektörlerdeki üretimin toplumsallaştırılması ve doğrudan kamunun idaresi altına alınması olacaktır; (3) bu da ekonomiye dair kararların alınmasında katılımcı planlama ve denetleme yöntemlerinin geliştirilmesini gerektirmektedir.
Yapısal çıkmazlar, hatalı tespit ve değerlendirmeler
Meselenin yapısal kökenlerini doğru tespit etmeyen analizler nihai olarak “rasyonalite”ye dönüşten ve içeriği ile çalışma mekanizmaları belirsiz bir “yapısal reformlar” söyleminden öteye geçemez hale gelmiştir. Bu yaklaşımın ekonomi üzerine tartışmalarda hakim olması nihayetinde hem iktisatçılar hem siyasetçiler için bir sıkışmışlık ortaya çıkarmıştır. Önümüzdeki hafta bu tartışmayı bu durumdan çıkış için alternatif bir makroekonomik politika çerçevesinin hangi ana unsurları içermesi gerektiği üzerinden sürdürmeyi planlıyorum.
Alternatif ekonomi politikaları neden tartışılmıyor?
Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarını tespit eden ve alternatif bir politika çerçevesini tartışmaya açan pek yok. Bunda yukarıda bahsettiğim neoliberal makroekonomi çerçevesinin bilimsel bir doğru olarak kabul edilmesinin payı oldukça büyük. Ancak, daha önce de belirttiğim gibi bu politika çerçevesinin çoktan sonuna geldik. Dünya ekonomisi büyük değişimlerin eşiğinde. Böyle geçiş dönemleri, aynı zamanda eski ezberlerin yıkıldığı, fırsatların ve risklerin arttığı dönemlerdir. Böylesi dönemlerde alternatif ekonomi politikalarının tartışılmasının önemi de artıyor. Önümüzdeki yazılarda bu konuyu tartışmaya açmaya çalışacağım.
Faiz indirimleri başlarsa ekonomi toparlanır mı?
Şimşek “programı”ndan beklenen ekonomik büyümeyi istikrarlı bir rotaya sokmasıydı. Ancak geldiğimiz noktada bunun sağlanamadığını görüyoruz. Ekonomik yeniden üretimin istikrarlı bir biçime kavuşamadığı şartlarda, siyasi iktidarın mevcut toplumsal düzeni yasal ve ideolojik olarak yeniden üretmesi de giderek zorlaşır. Bu ise daha fazla yasa dışına çıkmayı ve daha fazla şiddeti kaçınılmaz hale getirir.
Sanayi ABD’ye döner mi?
Trump ve ekibinin içerideki politika çerçevesi üç ana unsurdan oluşuyor: Savunma harcamaları dışındaki kamu harcamalarını -özellikle sosyal güvenlik harcamalarını- kısmak, şirketlerin ve varlıklı kesimlerin vergilerini düşürmek ve başta finans sektörü olmak üzere birçok alanda düzenlemeleri tasfiye ederek yeni bir deregülasyon dalgası başlatmak. Bu üç unsurun uluslararası ticarete kısıtlamalar getirerek belli alanlarda üretimi yeniden ABD’ye çekme hedefiyle ne ölçüde uyumlu olduğu tartışmalı.















