Peki bu maliyetli makroekonomik istikrar hikayesi 2026’da da sürdürülebilir mi? 2026’ya dair yapılan ekonomik analizlerin en başında sorulan soru 2026’da seçim olup olmayacağı. Çünkü “seçim ekonomisi” uygulamasının ne zaman başlayacağı tüm dinamikleri kökten etkileyecek. Eğer 2028 başına kadar bir seçim gündeme gelmeyecekse bu, 2026’da Şimşek politikalarının sürdürüleceği anlamına gelecektir. Ancak gidişatı esas belirleyecek olan küresel sermaye hareketleri olacak. Fed’in faiz indirim sürecinde olması ve Avrupa Merkez Bankası’nın halihazırda faizleri düşürmüş olması Türkiye ve benzeri ülkelerin dış finansmanı açısından olumlu görünmekte. Fakat küresel likiditenin artması daha önce olduğu gibi çok büyük sermaye akışlarına yol açmayacaktır, çünkü aynı zamanda küresel risklerin arttığı bir ortamla karşı karşıyayız.
Dış borçlar artıyor, milli gelire oranı düşüyor
Özgür Orhangazi 3 Ocak 2026 Türkiye ekonomisinin makroekonomik dinamiklerini takip ederken manşet verilerin ötesine geçip arka plandaki gelişmeleri de izlemek gerekiyor. 2025’in üçüncü çeyreğine ilişkin açıklanan dış borç istatistikleri bu açından ilginç bir eğilimi ortaya koyuyor. (Aşağıdaki şekil sol eksende dış borç stokunu milyar dolar olarak gösterirken, sağ eksende bu borcun GSYH’ye oranını yüzde olarak göstermekte. … Continue reading Dış borçlar artıyor, milli gelire oranı düşüyor
Makroekonomik istikrar
Özgür Orhangazi 27 Aralık 2025 2021 sonbaharında Merkez Bankası faiz indirimlerine başladığında yaşanan tartışmalar, meselenin özünü çoğu zaman perdeledi. Bu kararlar “irrasyonellik” ya da “liyakatsizlik” olarak sunuldu. Oysa olan biten son derece rasyoneldi: gelir ve servet, ücretli çalışanlardan ve küçük tasarruf sahiplerinden sermayeye doğru bilinçli biçimde yeniden dağıtılıyordu. Nitekim reel faizlerin eksiye düşmesiyle birlikte kurda … Continue reading Makroekonomik istikrar
Asgari ücret meselesi
Özgür Orhangazi 20 Aralık 2025 İktisat literatüründe asgari ücret, devlet tarafından yasal olarak belirlenen ve işverenin bir çalışana ödemesi gereken en düşük ücret düzeyi olarak tanımlanır. Asgari ücretin bir çalışanın temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde olması ve düşük vasıflı, genç, kadın veya diğer dezavantajlı gruplar için etkili bir koruma sağlaması beklenir. Türkiye’de ise asgari ücret çoktandır … Continue reading Asgari ücret meselesi
CHP programına dair bazı notlar
Kalkınmacı retorikle neoliberal çerçeve arasında sıkışmış bir metin Özgür Orhangazi 6 Aralık 2025 Cumhuriyet Halk Partisi geçtiğimiz hafta yeni parti programını açıkladı. Son seçimlerden birinci parti olarak çıkan ve 19 Mart’tan bu yana büyük bir saldırı altında olan CHP’nin iktidar vizyonunu ortaya koyması açısından bu metin önemli. Bu yazıda programın ekonomiye yaklaşımına dair eleştirel değerlendirmelerimi … Continue reading CHP programına dair bazı notlar
IMF Türkiye’yi niye övdü?
IMF’nin önerileri yine aynı: daha yüksek faiz, daha az kamu harcaması, daha düşük ücretler. sermayenin kârlarını ve finansal getirileri koruyan bu çerçeve, Şimşek politikalarıyla bire bir örtüşüyor: Faizleri yüksek tut, büyümeyi ve istihdamı ikinci plana at, kamu harcamalarını kıs, vergileri artır, reel ücretleri baskıla. Yine de dezenflasyondaki sınırlı başarıya karşın Türkiye ekonomisinin hâlâ hem iç hem dış şoklara karşı kırılgan olduğunun IMF tarafından da tespit edilmesinin önemli olduğu söylenebilir. Ama başlıktaki soruya geri dönersek, IMF’nin Türkiye’yi övmesinin ana nedeni, yeterince sert bulmasalar da tam da IMF yaklaşımı ile uyumlu politikaların devrede olmasıdır. Özellikle de yabancı yatırımcılara yüksek getiri sunan yüksek faiz politikası, geniş kesimler üzerindeki vergi yükünü artıran maliye politikası ve reel ücretlerin mümkün mertebe bastırılması konularında.
Otoriterleşmenin politik ekonomisi
2023 seçimlerinin ardından Şimşek yönetiminde uygulamaya konulan yüksek faiz politikasının gerekçesi enflasyonu düşürmek olarak sunulmuştu. Haziran 2023’te yüzde 38 olan TÜİK enflasyon oranı, son açıklanan verilere göre Ekim ayında yüzde 33 olarak gerçekleşti. Böylelikle sadece 2025 enflasyon hedefinin tutmayacağı değil aynı zamanda 2026 hedefine ulaşmanın da pek mümkün olmadığı açık bir biçimde görülüyor. Haziran 2023’ten bugüne Şimşek dönemine bir bütün olarak baktığımızda, TÜİK’in açıkladığı tüketici fiyat endeksinin 1346’dan 3442’ye yükseldiğini görüyoruz. Bu, resmi istatistiklere göre ortalama tüketici fiyatlarının 2,5 kattan fazla arttığını gösteriyor.
Trump-Xi zirvesinin ardından
Trump öncesi ABD yönetimlerinin Çin’le kurduğu ilişki daha iyimser ve liberal bir çerçeveye dayanıyordu. Bu yaklaşıma göre, serbest ticaret ile birlikte sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi Çin’in dünya ekonomisine entegrasyonunu artıracak ve daha liberal bir ekonomik düzene geçişi hızlandıracaktı. Bu da nihayetinde Çin’de “demokratikleşmeyi” teşvik edecekti. Fakat Çin bir yandan ekonomik gücünü artırıp ileri teknoloji alanlarında dahi ABD’yle rekabete girebilir hale gelirken bir yandan da Xi yönetimi altında siyasal sistemini kuvvetlendirmeye girişti. Böylelikle liberal yaklaşım geçerliliğini büyük oranda yitirdi ve Biden döneminde devreye sokulan sermaye ve teknoloji kısıtlamaları, hibeler, sübvansiyonlar, vergi indirimleri ve eğitim programlarıyla kritik görülen sanayi sektörlerinin ABD’ye dönmesi teşvik edilmeye çalışıldı. Trump yönetimi ise çok daha müdahaleci ve devletçi bir yaklaşım benimsiyor.
ABD devlet kapitalizmine mi geçiyor?
Önümüzdeki dönemde, dünya ekonomi ve siyasetinin ana belirleyeni ABD’nin “devlet kapitalizmi” tartışmalarını tetikleyen uygulamalarıyla Çin’le artan tekelci rekabetin dinamikleri olacak. Bu nedenle neoliberalizme dair ezberleri bir yana bırakıp olan bitenin politik ekonomisini sermaye birikimi ve güç ilişkileri ekseninde anlamaya çalışmakta fayda var.
Birikim, rant ve tekno-faşizm
Bu gidişatın kaçınılmaz sonucu, emeğin, doğanın ve toplumun sistematik biçimde tahribi ve siyasal ve her alanda zor aygıtlarının güçlenmesi olacaktır. Siyasal, toplumsal ve ekolojik istikrarsızlık koşullarında tekelleri pekiştirmek ve toplumsal düzeni sürdürmek için otoriter yönetim biçimlerinin yükselişi şaşırtıcı değildir. Bu süreçte kapitalizm, ortak varlıkların tekelleştirilmesi ve gaspı üzerine kurulu hiyerarşik bir düzen ortaya çıkarıyor. Düzeni korumak için otoriterliğe artan bağımlılık, bir anlamda kapitalizmin yapısal kırılganlıklarının da göstergesidir. Bu kırılganlıkların nasıl evrileceği ve sistem karşıtı hareketlerin nasıl şekilleneceği ise belirsizliğini korumaktadır.





